REKLAM ALANI
 

 

 
 
 
DUYURU PANOSU
FORUMUMUZDA TİVİBU, D-SMART ,DİGİTURK-BEİN KANALLARI YERLİ - YABANCI PLATFORMLARLA İLGİLİ ,KART PAYLAŞIMI ,İPTV ,SERVER PAYLAŞIMDA BULUNMAK,HACK İLE KONULAR ve SPONSORLARIMIZ DIŞINDA HERHANGİ BİR ÜRÜN SATIŞI YAPMAK YASAKTIR 

İletişim


 05xx xxx xx xx


vbnetron


netron@netron.web.tr

×

NOTICE Bilgilendirme : Bu konu 1599 gün önce başlatıldı . Konu başlangınç tarihi güncel değilse Konu güncelliğini yitirmiş yada bu konu ile ilgili son cevap yazılmış olabilir. Eğer yazınız doğrudan bu konu ile ilgili değil ise yeni bir konu başlatmanızı tavsiye ederiz....

KOYUNLARIN KÖPEKLERDEN FAZLA OLMASININ NEDENİ..! Hz.Mevlana seher vakti uykusunu şöyle izah eder: Sabaha karşı seher vakti bereket vaktidir. Sabahın nasıl bir bereket vakti olduğunu, sabahta uyanık olanların nasıl bir berekete nail olduklarını Hz.Mevlana verdiği bir cevapta şöyle ifade eder. Adamın biri sorar ? Efendim der, koyun nesli hem kasaplık hem de kurbanlık olarak kesildiği halde bir türlü tükenmez, aksine daha da çoğalıp devam eder. Ama köpek nesli hem de birkaç tane birden

Bu konu 87666 kez görüntülendi 298 yorum aldı ...
Kıssadan Hisse 87666 Reviews

    Konuyu Değerlendir: Kıssadan Hisse

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 87666 kez incelendi.

 
Sayfa 30/30 İlk ... 2030
  1. #1
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Icon14 Kıssadan Hisse

    KOYUNLARIN KÖPEKLERDEN FAZLA OLMASININ NEDENİ..!
    Hz.Mevlana seher vakti uykusunu şöyle izah eder:
    Sabaha karşı seher vakti bereket vaktidir.
    Sabahın nasıl bir bereket vakti olduğunu, sabahta uyanık olanların nasıl bir berekete nail olduklarını Hz.Mevlana verdiği bir cevapta şöyle ifade eder.
    Adamın biri sorar ?
    Efendim der, koyun nesli hem kasaplık hem de kurbanlık olarak kesildiği halde bir türlü tükenmez, aksine daha da çoğalıp devam eder.
    Ama köpek nesli hem de birkaç tane birden yavruladığı ve kasaplık olarak kesilmeyip korunduğu halde bir türlü çoğalmaz.
    Koyun gibi sürüler haline acaba neden gelemez..?
    Hz.Mevlana'nın cevabı şöyle olur:
    Sabaha karşı seher vakti bereket vaktidir.
    Bu bereket vaktinde koyunlar asla uyumaz, hep uyanık olurlar.
    Köpekler ise hiç uyanık olmaz hep uykuya dalar, gaflette olurlar.
    Onun için koyun nesli seherin bereketine nail olur.
    Köpekler ise bereketsizliğine maruz kalırlar..!


    Selam ve Dua ile....
    denizci56, Mest, satcom888 Bunu beğendi.

  2. #291
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    ANNEYE IKRAM EDILEN BIR BARDAK SU!

    Bayezid-i Bestami küçükken soğuk bir kış gecesinde annesi ile yatsı namazını kılıp yatmıştı.
    Gece yarısına doğru annesi uyandı. Çok susamıştı. Oğluna seslendi: “Oğlum bir bardak su verir misin?”
    Hemen yatağından fırlayan küçük Bayezid su testisine baktı.
    Fakat içinde su yoktu. Annesine:
    “Anneciğim testide su yok ben hemen doldurup geleyim.” dedi.

    Koşarak dışarı çıktı. Her yer buz ile kaplıydı. Zorlukla testiyi doldurup geri döndü.
    Fakat geri dönene kadar annesi tekrar uyumuştu. Annesini uyandırmaya kıyamadı.
    Elinde su dolu bardak ile annesinin baş ucunda beklemeye başladı.

    Hava çok soğuk olduğu için bir müddet sonra soğuktan titremeye başladı.
    Elleri de buzdan testiye yapışmıştı. Buna rağmen bardağı bırakıp yatmadı.
    Annesinin uyandığında: “Hani su!” diyerek üzüleceğinden korkuyordu.
    Annesini üzmemek için her türlü sıkıntıya katlanmaya razı idi.

    Elinde su bardağı saatlerce ayakta annesinin uyanmasını bekledi.
    Nihayet annesi: “Su! Su!” diye mırıldanmaya başladı.
    Hemen: “Buyur anneciğim suyun hazır!” dedi.
    Annesi daha ilk sözünde suyun hazır olmasını anlayamadı.
    Oğluna sordu: “Oğlum ne çabuk getirdin?”
    Bayezid şöyle dedi:
    “Anneciğim daha önce uyandığında su istemiştin. O zaman su olmadığı için testiyi doldurmaya gittim.
    Geldiğimde senin daldığını gördüm. Uyanmanı bekledim.”
    Oğlunun bu kadar sadakatli olduğuna çok sevinen annesi sevinçten ağladı.
    Allah-u Zülcelal kendisine böyle bir oğul ihsan ettiği için şükretti:
    “Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım sen de razı ol.” dedi.

    Annesinin duası sebebiyle Bayezid-i Bestami Evliyalıkta yüksek derecelere kavuştu.
    Allahu Zülcelal’in dostlarından oldu. Hatta kendisine:
    “Bu derecelere nasıl kavuştunuz?” diye sorduklarında
    Bayezid-i Bestami: “Annemin rızasını almakla!” demiştir.

    selam ve dua ile..
    Mest Bunu beğendi.

  3. #292
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    KALPLERİN FESADI (BOZULMASI)
    Kalplerin fesadı 6 şeyden doğar:
    1- Tevbe (ederim) ümidiyle günah işliyorlar.
    2- İlim öğreniyorlar ama onunla amel etmiyorlar.
    3- Amel ettikleri zaman ihlasla yapmıyorlar.
    4- ALLAH'ın verdiği rızkı yiyiyorlar ama şükretmiyorlar.
    5- (Dünyalık hususunda) ALLAH'ın taksimatına razı olmuyorlar.
    6- Ölülerini defnediyorlar ama ibret almıyorlar.
    (Hasan-ı Basri radıyellahu anh)
    -
    ALLAH’ım! Bu 6 şeyden bizi muhafaza eyle..(Amin)

    selam ve dua ile..
    Mest Bunu beğendi.

  4. #293
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    SALÂHUDDÎN EYYÛBÎ
    Salâhuddîn Eyyûbî'nin musâhibi ve kazaskeri İbn-i Şeddâd anlatıyor:
    Salâhuddîn Eyyûbî, Şam'da vefât ettiği vakit (4 Mart 1193) şahsî hazinesinde sadece 47 dirhem ve bir miskal altın çıkmıştı ki bu defin masraflarına dahi yetmiyordu. Geride evi, mülkü, akârı, bağ ve bahçesi de kalmamıştı. Eline geçen bütün malları hayır yollarına sarfederdi. Hatta hazînedârları hiç mal tutmadığını bildiklerinden bazı malları ona haber vermeden muhâfaza ederler, şiddetli ihtiyaç anında kullanırlardı. Akka sahrasında çok değerli on bin atın hepsini birden bağışlamıştı. Güleryüzlülüğü, insanlara ihsanlarından daha çoktu.
    “İnsanlardan bazıları vardır ki onlar dünya malına, toprağa bakar gibi bakarlar” demişti. Bununla kendisini kasdetmişti. (en-Nevâdiru's-Sultâniyye)
    Tasavvuf ehli ile irtibatlı idi. Onlara çok hürmet ederdi. Mısır'ı Şiî Fâtımîlerden kurtardıktan sonra Ehl-i Sünnet'in ihyâsı için birçok medrese ve hankâh(dergâh)lar inşâ etti.
    İmâm Yâfiî (rh.), Mir'âtü'l-Cinân kitâbında Nûreddin Zengî merhumun her asırda bulunan 40 evliyâdan (kırklardan) biri, Salâhuddîn Eyyûbî'nin ise 300 evliyâdan (üçyüzlerden) olduğunu bildirmektedir.

    selam ve dua ile..
    Mest Bunu beğendi.

  5. #294
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    ONLARLA BERABER OLANLAR BEDBAHT OLMAZLAR

    Resûlullâh Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
    “Allâhü Teâlâ'nın yollarda dolaşıp, zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allâhü Teâlâ'yı zikreden bir topluluk bulduklarında ‘Aradığınıza gelin.' diye birbirlerini çağırırlar. Onları kanatlarıyla kuşatarak dünyâ semâsına kadar doldururlar. Allâhü Teâlâ onları -daha iyi bildiği halde- meleklere sorar:
    ‘Kullarım ne diyorlar?' Onlar,
    ‘Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmîd okuyorlar, sana ta'zim ediyorlar.' der. Allâhü Teâlâ,
    ‘Onlar beni gördüler mi?'
    ‘Hayır yâ Rabbi, vallâhi görmediler.’
    ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?'
    ‘Eğer seni görselerdi, daha çok ibâdet ederler, daha çok ta'zim, tahmid ve tesbihde bulunurlardı.' derler. Allâhü Teâlâ buyurur:
    ‘Onlar benden ne istiyorlar?' Melekler
    ‘Senden cenneti istiyorlar?'
    ‘‘Peki, onlar cenneti gördüler mi?'
    ‘Hayır yâ Rabbi, vallâhi görmediler.'
    ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?'
    ‘Eğer görselerdi, cennete karşı daha çok hırslı olurlar, ona daha çok rağbet ederler, onu daha çok isterlerdi' derler. Allâhü Teâlâ buyurur:
    ‘Onlar neden sığınıyorlar?'
    ‘Cehennemden sığınıyorlar.' derler.
    ‘Onu gördüler mi?'
    ‘Hayır yâ Rabbi, vallâhi görmediler.'
    ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?'
    ‘Eğer görselerdi, ondan (günahlardan) daha çok kaçarlar (Allah'tan) daha çok korkarlardı.' derler. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ: ‘Sizi şâhit kılıyorum, onları affettim.' buyurur.
    “Onlardan bir melek der ki: Onların arasında, onlardan olmayan falan kul da var. O başka bir ihtiyâcı için uğramıştı, (aralarına) oturuverdi. ”Allâhü Teâlâ, ‘Onu da affettim. Onlar öyle bir topluluk ki, onlarla oturanlar, şakî (bedbaht) olmazlar.' buyurdu. (Sahîh-i Buhâri)

    selam ve dua ile..


  6. #295
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    Seccâdenin Hikâyesi

    Artık havalar iyiden iyiye ısınmıştı. Dallarda kirazlar salkım saçaktı. Dut ağacı “dutlarımı toplayın” der gibiydi. Bu çağrıya kulak verilmezse bir süre sonra dut ağacı artık iyice ballanıp ağırlaşan dutlarını tutamaz ve patır patır yerlere bırakır bilirsiniz.
    Seccade işte böyle bir havada sandıktaki yerinden çıkarılıp havalansın diye balkondaki iplere asıldı. Ilık rüzgâr onu en yumuşak nefesiyle incitmeden silkeledi. Nar ağacı eğilip güzel çiçekli dallarıyla selamladı onu. Gülfidanı seccadenin üstündeki gül motiflerini tanıyıp eski bir dostu görmüş gibi uzaktan fakat içten bir selam gönderdi. Serçeler balkon ipinde çabuk ve ürkek gezintiler yaparak incelediler onu. Sadece en aç gözlü olan bir tanesi seccadenin parlak saçaklarından çekiştirdi. Sonra yalnızlığından korkarak uçup gitti. Hiçbir serçeyi yalnız yakalamak mümkün değildir zaten.
    Ne görmüş geçirmiş bir seccadeydi bu. Kimler koymamıştı alnını ona. Severdi hepsini. Ama en çok alnını secdede uzun tutan bir çocuk vardı. Onu sevmişti. Çocuk sonra büyümüş ve kim bilir nerelere gitmişti. O gittikten sonra namaz kılan da pek kalmamıştı. Seccade, katlandığı yerde mahzun mahzun mübarek ramazanı beklerdi. Bayramın ilk günü de çok mutlu olurdu. O zaman onu koltuk altlarına sıkıştırıp camiye koşarlar; daracık da olsa bir yere sererlerdi. Bayılırdı seccade cemaate.
    Bazı mübarek günlerde evin hanımı onu alır kıbleye doğru serip üzerinde tesbih çekerdi. Sanki o zaman okyanusa bir pencere açılmış gibi ferahlardı seccade. Yüzünü kıbleye çevirip yatmanın sükûnetiyle o da zikrederdi. Kıbleden esen aydınlık rüzgarla ürperir, insan olup başı secdede olmayı isterdi. Fakat bilirdi ki zordu insan olmak. İnsanlar daima öylesine bir telâşe ya da dalgınlık içindeydiler ki. Belki de bu yüzden seccade uzun süre sandıktan çıkmamıştı. Orada sevgili arkadaşı tesbihle birlikte aylarca beklemişlerdi.
    Tesbihin parlak yeşil tanelerinin her biri zikreden parmaklarla iyice ışıldamıştı. Tam tepesinde bir tavus kuşunun kuyruğunu andıran uzun ve renkli bir saçağı da vardı. Tesbih bu saçağıyla övünür gibiydi biraz. Ama seccade gereksiz bulurdu bu süsü. Zikir nurdan bir süs olarak yeterliydi zaten onun üzerinde.
    Birlikte bekleştikleri bu ilkyaz gününde sandıktan çıkarıldıklarında çok sevinmişlerdi. Tesbih seccadenin arasından kayıp yere düştüğünde evin büyük kızı atılıp onu hemen almıştı yerden. Seccadenin “bu ne edep” demesine kalmadan tesbihi boynuna geçirivermiş, püskülünü aşağıya sarkıtmıştı. Zavallı tesbih o günden sonra bir kolyeye dönüşmüştü. Fakat bu onu çok üzmüş, taneleri gün geçtikçe solmuş ve kararmıştı. Sonunda kızın boynundan çıkarıp çöpe atacağı kadar çirkinleşmişti.
    Seccade sallandığı yerden geçmiş günlerini hatırlayıp hüzünlendi. Artık akıbetinin ne olacağını pek kestiremiyordu. “Tesbih kolye olduysa beni de paspas yaparlar belki” diye düşündü. Zaten evdeki Kuran’a bile dantelden bir çanta örülmüş duvara asılmıştı. Perşembe geceleri bile açılıp okunmuyordu artık Yasin suresi. Evdeki duvarlar da bu sesi duymayı beklerken sıkıntıdan çatlayacak gibi olduklarını söylemişlerdi ona. Koltuklarda hastalıklı bir yeis, yerdeki halıda bile gergin bir hava vardı.
    Duvardaki kederli saat, çok değerli vaktin sürekli, hiç durmadan geçtiğini haber veriyordu. Saat başı çaldığı acı “gonk”larla insanlara sesleniyordu. Fakat bundan ders alan yoktu. Vakit insanların üzerinden bir su gibi akıp gidiyordu.
    Saatin üzerindeki akreple yelkovan, birbirini çok seven ama pek nadir kavuşan iki arkadaş olarak vaktin darlığını pekiyi bilmekteydiler. Seccade onların bir gün içinde tam on ikide, biri beş geçe, ikiyi on geçe, üçü çeyrek geçe, dördü yirmi geçe, beşi yirmi beş geçe, altı buçuk, yediye yirmi beş kala, sekizi yirmi kala, dokuza çeyrek kala, ona on kala, on bire beş kala ikişer dakikalığına buluştuklarını birçok defa görmüştü. Hemen her buluşmalarında vaktin ne kadar azaldığını haber verirlerdi birbirlerine. Başları akan zamanın uğultusu içinde dönen değirmen taşları gibi dönerdi. Ama her buluşmalarında uyanır, “en değerli şey vakit” diye seslenirlerdi birbirlerine.
    Seccade onların dakikliğinden etkilenir, onlara büyük saygı duyardı. Kendisine saygı gösterilmezse “akrebin iğnesi gibi sokar insanı zaman” diye düşünürdü. “Ama saygı duyarsak yelkovan kuşunun kanadı gibi havayı incecik yararak ilerleriz zamanda. Tarar kanattan radarlar boşluğu. Bu boşlukta radara ışıldayan en değerli şey nedir bir zikirden başka. Yıldızlar gibi yanıp söneriz yerküreden. Onların bizi selamlaması gibi yukardan.”
    Seccade, “zaman üzerine bir şiir mi yazmaya başlıyorum yoksa” dedi. Ayrıca yel kovanın zaman gibi esip geçen bir rüzgârı kovaladığını da düşünmeye başlamıştı. O sırada ezan okunmaya başladı. Seccade, göğsünü gererek dalgalanan bir bayrağın dinlediği marş gibi gururla dinledi onu. Evrende dağılan bu ses boşluğun ağırlığını dağıttı, hafifletti. Serçeler yerdeki bir su birikintisinde neşeyle yıkandılar. Bahçedeki dut ağacı birkaç olgun meyve damlattı yere.
    Böylece aradan günler geçti. Seccade balkondaki ipte unutulmuştu. Güneş onun artık zayıflayan kumaşını iyiden iyiye ağartmış, renklerini soldurmuştu. Çamaşır asmak için balkona çıkan evin hanımı onu gördüğünde de tanınmayacak hale gelmişti. “Hay Allah bu da burada kalmış” dedi sadece. Naylon poşete koyup kapı önüne bırakıverdiler seccadeyi. Kaderine boyun eğmiş seccade pek üzgün değildi. Namaz için imal edilmiş olmaktan memnun olduğunu düşünüyordu. Yüce bir vazifesi vardı ve bunu çok kolay yerine getirmişti. Ya ölüm, vazifesini yerine getirmeyen ve zamanın değerini bilmeyen bir kimse olduğu sırada başına gelseydi.
    Bir eşyanın çöpe atılması onun ölümü sayılır. Fakat bu seccade için pek de öyle olmadı. Çöpleri toplayan temizlik işçisi onu fark ederek kamyonun bir kenarına koydu. Evine gidince torbayı açıp onu incelediğinde bir seccade olduğunu şaşkınlıkla gördü. “Artık seccadeleri de atıyorlar” diye kızdı. Sonra onu şöyle bir silkeleyip duvardaki iki çivinin arasına gerdi.
    Seccade, solmuş rengine rağmen kendisine bu hürmeti gösteren çöpçüyü çok sevmişti. Bir süre sonra eski arkadaşı tesbih de donuk kirli tanelerine ve yıpranmış püskülüne rağmen başucundaki çiviye asıldı. İkisi de çöpçünün onu alıp kullanacağı günü umutla bekleyip durdular.

    Alinti,(Bu hikâye, Ayla Abak’ın Salıncak Yayınlarından Doğrucu Davut isimli kitabında yer alan 12 hikâyeden biridir.)

    selam ve dua ile..
    Konu Dadaloglu tarafından (15.Mart.2017 Saat 12:35 ) değiştirilmiştir.

  7. #296
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    Mehmet Akif Ersoy’un Etkilendiği Abdulhamid Han Hikayesi

    “Senin istifa ettirdigini bizde istifa ettirdik”


    Mehmet Akif Ersoy, Sultan AHMET Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zâta rastlamaktadır. Bu yaşlı zât, başından geçen bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı ise bizlere şöyle nakletmiştir:
    Sabah namazlarını kılmak için Sultan AHMET Camii’ne gidiyordum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam, ümitsizce, bedbin bir şekilde durmadan ağlıyor. O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına sokuldum ve “Muhterem” dedim,”A efendim!” dedim.
    “Niye bu kadar ağlıyorsun? ALLAH’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?”


    Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
    “Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak.” dedi. Ben çok ısrar edince bana anlattı:
    “Efendim, ben ABDÜLHAMİD Han cennet mekânın devrinde orduda bir binbaşıydım. Annem-babam vefat edince servetimiz vardı, pay-i mal olmasın diye Sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim. Dilekçemde dedim ki: ‘Annem-babam vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticarî işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyrulursa, görevimden istifa etmek istiyorum.’
    Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya hünkârdan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifahi olarak görüşüp istifamı vereyim, diye düşündüm. Ben, bizzat o celâdetli ve haşmetli padişahın huzuruna çıkınca:
    “Hünkârım, sizden istifamın kabulünü istirham edeceğim, durumum ise böyleyken böyle” diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. İstifa etmemi istemiyordu. Yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. Israrıma da dayanamadı. Öfkeli bir edayla ve sanki elinin tersiyle beni iter gibi: “Haydi seni istifa ettirdik!” dedi. Tabiî ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Döndüm geldim işlerimin başına. Derken gece müthiş bir rüya gördüm. Âlem-i manada, bütün ordular teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu.
    Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Yıldız Sarayı’nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu büyük bir disiplin içerisinde Aleyhissalatü Vesselam’a teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan ABDÜLHAMİD Han cennet mekân ise, edeble, kemerbeste-i ubûdiyetle Kâinatın Efendisi’nin hemen arkasında duruyordu. Derken benim birlik geldi. Başında kumandanı olmadığı için askerler darmadağınıktı.
    Bu hâli gören Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Abdülhamid’e dönüp buyurdu ki:
    “Ey ABDÜLHAMİD! Nerede bu ordunun kumandanı?” Bunun üzerine Sultan ABDÜLHAMİD, mahcup bir hâlde başını önüne eğmiş olarak, hürmet-i edeple Efendimize:
    “Ya Resûlallah! (sas) Bu ordunun kumandanı çok ısrar etti, istifa ettirdik.” dedi.
    Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:
    “Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik.” buyurdu. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?

    selam ve dua ile..


  8. #297
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    ALLÂHÜ TEÂL’NIN EN SEVDİĞİ AMEL

    Has'am kabilesinden bir zât anlattı:
    Peygamber Efendimiz (sav.), Ashabından bazılarıyla beraber iken yanına geldim ve:
    “Resûlullah siz misiniz?” dedim.
    “Evet” buyurdular.
    “Yâ Resûlallah, Allâhü Teâlâ’nın en sevdiği amel hangisidir?” dedim.
    “Allâhü Teâlâ'ya iman etmektir.” buyurdular.
    “Sonra hangisidir?” dedim.
    “Sonra sıla-i rahimdir (yakın akraba ile alakadar olmaktır.)” buyurdular.
    “Yâ Resûlallah, Allâhü Teâlâ’nın hiç sevmediği amel hangisidir?” diye sordum.
    “Allâhü Teâlâ'ya şirk koşmaktır.” buyurdular.
    “Sonra hangisidir?” dedim.
    “Sıla-i rahmi terk etmek (yakın akraba ile alakayı kesmektir.” buyurdular.
    “Yâ Resûlallah, sonra hangisidir?” dedim.
    “Münkeri (İslam'a aykırı olanı; günahı) emretmek, mâruf (Allâhü Teâlâ'nın râzı olduğu fiil ve söz)den de nehyetmektir.” buyurdular. (Müsned-i Ebû Ya’la)


  9. #298
    Dadaloglu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 15638
    Üyelik tarihi
    27 Aralık 2014
    Konum
    Yurtdisi
    Mesajlar
    2.156
     
     Uydu Alıcısı
     
     Korax ipplus HD 

    Standart

    BİR İNSANI NASIL TANIRSINIZ?
    Bir adam Hz. Ömer'e (ra.) gelip “Falan kimse çok dürüsttür.” deyince Hz. Ömer (ra.):
    “Onunla yolculuk yaptın mı?” diye sordu.
    “Hayır.” dedi.
    “Aranızda bir alışveriş oldu mu?” dedi.
    “Hayır.” dedi.
    “Ona bir şey emanet ettin mi?” dedi. Yine “Hayır.” deyince:
    “Öyleyse sen o adam hakkında bilgi sahibi değilsin. (Onu tam olarak tanımıyorsun. Anlıyorum ki) sen onu sadece mescidde namaz kılarken gördün.” dedi.
    (Kenzü'l-Ummâl)
    Mest Bunu beğendi.

  10. #299
    osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Uye No : 39362
    Üyelik tarihi
    14 Aralık 2017
    Konum
    İSTANBUL
    Mesajlar
    477
    Yaş
    54
     
     Uydu Alıcısı
     
     PİKO 600 HD PLUS 

    Standart

    ALLAHIN SEVGİLİ KULLARINDAN BİRİ BİR RÜYA GÖRÜR
    Allah’ın sevgili kullarından biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir:
    -Sabah olunca, karşına ilk çıkanı ye, ikinci çıkanı sakla, üçüncü çıkanın dileğini kabul et, dördüncü geleni üzme, beşinciden de kaç!
    Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi:
    …
    Rabbim bana bunu yememi emretti.
    Sonra şöyle dedi:
    Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez.
    Onu yemeye karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü. Onu tutup yedi, baldan tatlı buldu. Allah’a hamdetti, yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı. Şöyle dedi:
    Rabbim, bunu da saklamamı emretti. Bir çukur kazdı, onu gömdü. Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü, tekrar gömdü. Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yine toprak üstüne çıktı. Kendi kendine,
    “Ben emredileni yaptım.” diyerek bırakıp gitti.
    Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu. Kuş ona şöyle dedi:
    -Ey Allah’ın sevgili kulu, beni sakla. Bana yardım et.
    Onu aldı. Koynuna sakladı. Peşinden şahin geldi; şöyle dedi:
    -Ey Allah’ın sevgili kulu, ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum. Kısmetime engel olma.
    Kendi kendine şöyle dedi:
    “Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi, yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi. Şimdi ne yapacağım?
    Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı; kendi uyluğundan bir parça et kesti, şahine attı; o da kapıp kaçtı. Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra, yürüyüp gitti. Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı. Akşam olunca şu duayı yaptı:
    -Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işlerin manası ne ise bana bildir.
    Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı:
    -Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur.
    İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar. Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme. Dördüncüsü şudur: Bir insanın sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun. Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç. Şüphesiz her şeyi bilen Allah(c.c)’tır…


    PAYLAŞALIM HERKES OKUSUN

Sayfa 30/30 İlk ... 2030

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş